23.11.2009
Lemminkainen
kuzeyde louhi'ye kızlarının en güzelini vermesi için ısrar eder, louhi de "zaten bir tane karın var, diğeri ne oluyor?" diye vermez kızını. üç göreve gönderir lemminkäinen'i, sonuncusu olan tuonela'da, tuoni'deki siyah kuğuyu öldürme çabalarında, kuzeyde acıyıp öldürmediği tek adamın, bunun aşağılamasına alınması ve peşinden gelip, kalbine bir yılan göndermesiyle ölür. cesedi parçalanır ve nehre atılır. annesi de ilmarinen'den kendisine oğlunu nehirde araması için bir tarak yapmasını ister. bu tarakla nehri arar ve oğlunun bütün parçalarını teker teker bulur, suonetar'nın yardımıyla birleştirir/diker ve tanrılara oğlunu geri almak için yalvarır, fakat oğlu hala ölüdür. başka bir çare gerekmektedir, o da bir öhm, "ballı kıta" diyebileceğimiz yerden (bkz: thor) bal getirmesini ister bir arıdan, bu bal da işe yaramayınca, arıdan ukko'nun katından bal getirmesini ister. güç bela bu da getirilir ve lemminkäinen tekrar hayata döneer, yihu. bir süre için lemminkäinen uslanır, evine döner.
louhi'nin güzel kızı, o dönemde kyllikki'nin de gitmiş olmasıyla, gökkuşağı bakiresidir, aslında en başından ilmarinen'e söz verilmiştir, çünkü väinämöinen, topraklarına dönmeye çalışırken, louhi sadece kendisine sampo'yu yaparsa gitmesine yardım edeceğini söylemiş, bunun karşılığında ona kızını vereceğini söylemiştir. väinämöinen de zorla isteksiz ilmarinen'i göndermiştir, ilmarinen kızı görünce sampo'yu yapmış, fakat kız kendisini istemeyince geri dönmüştür. väinämöinen'in, ilk 'aşkı' olan ve, kendisiyle evlenmemek için kendisini öldüren aino'dan sonra, bu kızın kalbini kazanmak için denize açıldığını kızkardeşinden duyunca (bu aslında väinämöinen'in üçüncü görevidir kızı kazanmak için), kendisi de denize açılır, "iyi olan kazansın" mantığıyla yola çıkarlar. kız da daha genç ve güzel olan ilmarinen'i seçer. evlenirler.
lemminkäinen evliliği farkeder, bir tek kendisi davet edilmemiştir doğal olarak, çünkü savaşçıdır ve düşüncesizdir bu karakter, gittiği her yere mutlaka bir rahatsızlık getirir. evlilik biter, ilmarinen ve karısı metsola'ya dönerler, fakat lemminkäinen yine de evliliğin olduğu yere gelir, karşılanmak ister. hoş karşılanmadığını farkedince taşkınlıkları başlar, pohjola'nın lordu da sinirlenir, kılıç savaşları sırasında lemminkäinen onu öldürünce, bölgenin bütün askerleri onun peşinden gelirler. lemminkäinen de annesinin yanına kaçar, o da saari adasına gidip, 3. senede, unutulunca geri dönmesini söyler.
lemminkäinen adaya kaçar, fakat taş bir karakterimiz olarak, ve kadınlara zaafıyla beraber de, adanın bütün bakireleri tarafından sevilir, el üstünde tutulur, hepsine de 'ilgi' gösterir kendisi - bir tanesi dışında. bu kız da çok alınır, lemminkäinen'in gitme zamanı geldiğinde (ki adadaki erkekler rahatsız olmaktadır, ve kendisi de evini özler), yolunda rüzgarın dönmesini, gemisinin sulara gömülmesini diler. ki öyle de olur, fakat lemminkäinen kurtarılır yine. evine döndüğünde ise, eski evinin yerinde yeller estiğini, her yerin yakıp yıkıldığını görür. annesinin de öldürüldüğünü sanarken, ormanda bir kulübede tek başına ağlar şekilde oturarak bulunca, öküzlüğünü sanıyoruz ki anlar sonunda, oturur oturduğu yerde. (olan kyllikki'ye oldu o arada ya, hey Allahım)
21.11.2009
Suç
Aslında bi insanı bi yere kapamak suçtur ama kapattığınız kişi suçluysa, bu bi cezadır. Yani aslında her ceza biraz da suçtur. Ve her suç, biraz da ceza... İçerdekilerin bazılarının suçlu, bazılarının suçsuz olduğuna şüphe yok, ama bu dışarıdakiler için de geçerli.
Yakalanmayan suçluya 'suçsuz' denir. Yakayı ele verenin kendisini mâğdur hissetmesi de bundandır. Yani...
-Herkes çalıyo, ben niye yakalanıyorum ?!?
'Kader kurbanıymış' de besbelli...
Gerçek bi suçsuz yoktur içerde de, dışarda da... Rüşvet almadıysan, hiç mi vermedin trafikte de? Zaman zaman ruhsatın içinde...
[BanaBiŞeyhlerOluyor]
15.11.2009
Sabah Çayı
Yine...
Sorumluluklar hayatını kolaylaştırmaz mıydı?
Dememişler miydi öyle?
Çok endişeleniyorum.
Kendim içi değil, azâb-ı vicdânla terbiye olan, senin için...
Dayan. Güçlü kal...
24.10.2009
Aylık Asayiş-Kontrol Raporu
Garipsenmicek bi durum açımdan ama insan, bazen de olsa, şaşırıyo. Önceleri yoğunluk, yadırgama falan diyo ama öyle olmadığını kendisi de biliyo.
Gece yarısından bu yana 2 Zooey Deschanel filmi izledim; 'duruluğu'na rağmen pek matah bi oyuncu değil, zaten filmlerde de pek görünmez kendileri ama nedense filmleri, konusuyla çeker beni. Alışılagelmemiş bi durum. Neyse, filmler cansıkıntısıyla izlenilicek ama hatırlanmıcak türdendi.
Sonra n'aptım?..
Okumaya güdümlendiğim serinin, bendeki, son kitabını okumaya niyetlendim bi ara ama hâlen saçma bi kamuflaja bürünmüş ergen kız hikayesi olduğunu düşündüğümden, vazgeçtim. Sonra sigara pakedime takıldı gözüm. Yataktan kalkıp kettle'ın tuşuna basıp su ısıttım, sallayarak geçiyo burdaki ömrüm çayları, vesselam.
Klinng!..
Sıcak suyu doldurup koridora çıktım, cebimde paketim, açık bi pencere vardı Allah'tan ki, kapriyle dışarı çıkmaktan yırttım bu soğukta. Hava eksi bilmemkaç derece, neyse... Pencerenin önünde dikilip, derin bi nefes çektim yeni yaktığım sigaramdan. Gün yeni aymış, gri tonda hava, maviye çalan bi gökyüzü falan... Bilirsiniz işte.
Son bikaç günde olanları düşündüm. Aklımdaki yüzlerin isimlerini hatırlamaya çalıştım -bazen tekrar yapmam gerektiğini hissediyorum- ve gariptir, hatırlayabiliyorum. Zaten derdim de hatırlayamamak değil, yüzüne vuran hava. Evinde olmadığını vuran keskin bi tipi fırtınası...
Bazen günaydın diyolar, ya da afiyet olsun. Hatta geçmiş olsun da dediler bi ara. Çünkü burada güneş doğmuyo, asla afiyet olmuyo yediklerin ve bişeyler tamamen geçmiyo... Dilekleri, gerçekten dilek.
Şimdi, askere gidince görürsün, deme. Zirâ bu şartlarda askerlik kolay. Kastettiğim, niçin orda olduğunla önemli... Askerlikte, o şartlar altında terbiye olman/eğitim alman gerekir ama burada olman sadece eğitim/okulken, neden bi de başka bi hengame çıksın ? Askerdeyken, oraya ait olursun ama burda hiçbi yere/zamana ait hissedemiyosun kendini. Bazen yurdun tel örgüleri önünden geçen çocuklar bakıyo bu tarafa, sanki hayvanat bahçesinde kafese kilitlenmiş hayvanlara bakar gibi. Zirâ, öğrendiklerini aklından silerseniz geriye sadece bi hayvan kalır. Ve şu an, o noktadan önceki noktalarda sek-sek oynuyorum...
Ben bunları düşünürken sigaram bitti, bardağın dibinde de, çay tadına sahip bi kireçli su kaldı. Pencereden devirip odama doğru döndüm, dışarıya açılan kapıdan izmariti fırlatıp odama girdim. Kalorifer yine yanmıyo sanırım. Zaten 10 dakika boyunca, pencereden 2metre ötedeki tellere dolanmış böğürtlen sarmaşığına ve üstünden geçen bulutlar ilâ kuşlara baktım bu soğukta. Bi de derler ki, gittiğin yer değil, nasıl gittiğin önemli... Ben de derim ki, bi de o yolun dönüşü var eşeğin gittiği su taraflarından geçen... Ya da teşbihte hata da olabiliyo, neyse...
Uyumam ve şu romana başlamamak için bahaneler bulmam, akabinde bikaç Mia Kirshner veya Dorothà Nvotova filmi izlemem gerek. Alışverişten döndükten sonra. Ve fazla düşünmemem...
Düşünmek, ibadet oldu bende.
Final cümlesi/konusu bulamadım, oyüzden haybeden haybeye filozof veyahut entel makara çevirip mastürbasyon yapmıcam. Ama, küçücük bi ihtimâliniz bile olsa kalıcak ev konusunda, yurtta kalmayın! Gecenin bi yarısı koridordan gelen seslerle dumura uğrayıp iki lafın belini kırmak fecî koyuyo insana o saatte, yatağımı özledim uleeyn! triplerinde arabeske bağlanıyosun efenim, abi nasihati kıvamında küpe olsun kulağına...
Şûh kalınız, efenim -Şûh. Bu kelimeye de tavımdır, haa-..
12.10.2009
İstasyon İnsanları
"Gitmesen..." derken ki duygusuzluk, "Bak, orda da mutlu olucaksın eminim ki..." derken ki inanmayışlık... Yalanlar uzun peronların arasında yankılanan sesle kaybolup giderken, kendini daha mı az günahkâr hisseder bi insan? Ya da uzaklaşıp giderken daha mı çok kurtulursun o şehirden ? O demir duvarlar daha mı sıcak?..
Belki evet, belki de hayır... Ama konumuz her yolculuğun başlangıcıyla ilgili; istasyonlar, peronlar, tren bekleyen yolcularla ... Bi insanın "neden" tren beklediğiyle değil de, beklediği o anlarla/olaylarla ...
Sâhi... Bi insan neden istasyona gider daha hızlı bi yolculuk biçimi varken ?...
Daha mı güvenli, daha mı zevkli, daha mı sıcak?.. Sadece bi kitabı aralıksız okuyabilmek için mi, ya da düşünmek? Muhabbetler daha mı dürüst olur, ya da büyüleyici olaylar mı ?..
Neden?..
9.10.2009
Yazarmış gibi yapmak
Son dönemde neler dinledim; Aylin ve Yeo.. - "Yeo" ne lağn? "Teo" - ... Ehem ! Aylin ve Teo âşikâr zaten. Ama "makinadaki salata"dan gözüme - kulağıma- takılanlar bi garip. Hani derler ya, dinlediğin müzik hâlini yansıtır, diye. 'Kompleks' bi haldeymişim ('Karışık' diye bilinir ama aslen 'eli ayağına dolaşmak'tır), bi tepinesim bi böğüresim ve bi de uzanıp susasım var bu aralar ama vaktim ve hâlim yok vesselâm. Zaten bi de bu "kapalı alan" korkusu var. Düzeltiyorum, kapalı alandaymışım hissi.
Yok ya, saçmalıyorum harbi. Neyse, şey dicektim: O'nu, arkadaşlarımı, hatta yeni okulumu seviyorum. Mekân fena değil, trenler geçiyo dibimden, yağmur da bol. E o zaman sana batan ne ola yavrucuuuğm ?!?
Ben bunu bi düşünüyim, siz de o ara fırsatınız olursa bol bol Aylin, Teo, Ville, Apoc. , Collide falan dinleyin... Mâlumunuz üzre yanımda elektronik bi alet bulundurmadığımdan(!) ben dinleyemiyorum...
---------
'Alakaya Maydonoz' Köşesi:
Teo - Sevişirdik Bazen
şu dağılgan yüreğimi şu köpüklere imrenen
yüreğimi bir gün yollara atarsam
bir gün nehir yataklarına dolarsam korkarım
suyumun çoğu senden yana akacak
dünyanın ölümünü gördüm suyun toprağın
en yakın dostlarımın birer birer
vakitsiz açan çiçeklerin vakitli doğan çocukların
ölümünü gördüm ama kimse
inandıramaz beni öldüğüne sevgilerin
sanki bir kız hep yürürdü yollarda
evimin önünde ayağını silerdi paspasa
kapımı açardı gümüş bir anahtarla
sanki hep gelirdi
sevişirdik bazen
benimse ellerim titrerdi anının aklığından
saçlarına doğru titrerdi
şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
titremez artık yolunu bilir şimdi
dünyanın ölümünü gördüm suyun toprağın
en yakın dostlarımın birer birer
vakitsiz açan çiçeklerin vakitli doğan çocukların
ölümünü gördüm ama kimse
inandıramaz beni öldüğüne sevgilerin
sanki bir kız hep yürürdü yollarda
evimin önünde ayağını silerdi paspasa
kapımı açardı gümüş bir anahtarla
sanki hep gelirdi sevişirdik bazen
25.09.2009
Kim Sokuyo Aklına Böyle Şeyleri ?!?
Cehennem... Başrolüne verildiğim bi oyun. Tecrübeliyim yer aldığım bi çok günah sayesinde. Unutma beni sakın, eğer unutmazsan bi daha bu kadar büyük bi hata yapmazsın !..
- Ve aşk dedi ki: Hayır! -
8.09.2009
Yolculuk ...
Bi tren tanıyorum, "bilete ihtiyacın yok, ne zaman istersen gel ve bin" derdi. Bi şey sormazdı bana, ben anlatırdım. Susardım, bi cevap beklerdim ama vermezdi. Sorduğumdaysa "İstediğini sadece 'içini dökmek' zannediyodum" derdi, susardım. Rahatlardım kısa bi süre ama cevaba susardım...
O zamanlar pastel boyayla çizilmiş gibiydi her şey, renkler farklı bi canlılıktan fışkırırdı sanki. Beyaz bulutlar, açıklı-koyulu yeşil çimenler, kahverengi vücutlu ağaçlar, mavi sırtında bi gökyüzü ... Ne kadar yer gezdim onunla bilmiyorum, hiç bi durakta da indiğimi hatırlamam. Nereye gittiğim değil de, neyle/nasıl gittiğim önemliydi, güzeldi ...
- 'Güzel' ... O zamanlar için kullanabilirim bu zamirdi. -
Sanırım 'hızlı trenler' peydâ olduktan sonra görüşemedik, sanırım o zamanlara denk gelir deliliğimin doğuşu; hiç de gayrimeşrû değilmiş düşününce... Artık dinlenilmicek kadar kısa yolculuklar ki susuyorum, galiba bu sürât yüzünden hep kusuyorum -kînimi- ...
Oysa ne güzeldi her şey, anılırken ağlanacak kadar güzeldi. (Yeniden) 'Oysa' 'güzel' demek bile kâfi değil şimdi....
Ben büyüdüm; dünya büyüdü, yaşlandı. İstasyon (Hayat) hâlâ gençken, ben imlâlı cümleler kurarken, "henüz ümdini yitirme" diyen, bi sirenle karşıma çıktı istasyonda şarap rengi bi tren. "Anlat" demedi yine, sormadı bi şey; ben anlattım, o dinledi. Sordum "cevap vermicek misin?" diye. "İstediğin anlatmak değil miydi?" dedi, gülümsedim.
Her yolculuğumzda her odasını, koltuğunu öğrendim. Üşüdüğümde pencerelerini sımsıkı kapayıp kaloriferinden, beni sarıcak bi nefes hava gönderdi. Terlediğimde, açtı pencerelerini ama "Sakın hasta olma!" dedi ... Ben hasta olurdum, ilaçlarımı hatırlatırdı hep, "Alıyorsun, değil mi?"...
Bi yolculuktur, başladık gidiyoruz. Önümüzdeki durakları anlatıyo o bana, ben dinliyorum can kulağımla, zirâ biliyorum 'o duraklara vardığımızda nasılsa inmicem trenden'.
'Güzel' diye, paslı kızıl renginde, bi kelime kalmış sandığımda, kokusu keskin ama tanıdık. Sanırım bikaç kez de kullanılmış ama pakedi ve kullanma kılâvuzu hâlâ duruyo. Sanırım böyle bi konuşmada kullanılmış, "Senin yuvan burası" diyorum çıkartırken.
- Güzel bi yolculuk daha ... Ve yine, sonu yokmuş 'gibi' ...
[Muse by Ledia S.B.M. feat. BlueBurn]
7.09.2009
Güzel Günler
Güzel günler bizi bekler; sadece inan yeter, inan !.. İçimde güzel bi his var kelebekler, martılar filan ...
Her şey böyle iyiyken korkarım, nazar değer, aman !.. İlkkez çarpılmış gibi, umutluyum şu hain dünyadan ...
Sen ... En güzel halinle gel, gerçekleşmemiş hayalinle gel... Gel ! Güneşli bi günle gel, elinde çocukluk resminle gel ...
Aylin Aslım - Güzel Günler ( Canını Seven Kaçsın )
Son Yazı
Kalemi ve kağıdı vardı, bi de aklındaki notaları. Yazardı, çizerdi, silerdi ve yine yazardı; her şeyi yazardı.. Neler yazardı? Biraz garip bi yazardı. Üstelik bi de çizerdi, hayali karakterleri vardı -çünkü kendine pek kahraman seçemezdi- ruh verip konuştuğu, silgisiyle kanını çektiği vücutlarından.
Bi de müzik, kaç tane grup kurduğunu,kaç gruba protez olduğunu o da bilmezdi; "benim istediğim bu değildi" der ve giderdi. Ne istediğine karar verdi ama vazgeçti, güzel olan güzel olduğu gibi kalmalıydı ona göre...
Daha önceden n'apardı? Evet tabi, bi sürü boş kitap okudu. Okumayı onlardan öğrenmişti zaten ama hiç birini anlamazdı yine. Kendini hep cahil veya beceriksiz hissettiği için okumaya devam eder, belirli bi sürede birden fazla şeyle uğraşır ama beceremediğini düşünüp vazgeçerdi.Felsefe, tıp, fizik, din... Doktrinler, nöronlar, fotonlar, kadere karşı satranç... Kadere inanmaktan sanırım bu zaman vazgeçti...
- Du bi dakika... Zaten inanmıyodu ki, ona inanması söylenmişti... Ve telkinle yaptığı tek şey buydu... -
Bi arkadaşı vardı, sahip olduğu ve olabileceği en iyi arkadaşı. Bi de bi forum ve forum gezmeleri... Ama gitmedi o,yerine arkadaşını gönderdi. Arkadaşı gitti ama dönmedi, Mehmet'in alevi o gün sönse de arkadaşının ki sönmedi.
Lisede bi sürü isim takıldı: kafein, nikotin, kamp ateşi, disiplin kurulu başkanı, çamur... Ama o en çok SoğukSiyah'ı sevdi, çünkü ona bu adı en yakın arkadaşı verdi, MaviAlev'i...
Bi de izcilik yaptı, oynadı, koştu, kaçıncı olmuştu? Galiba ikinciydi ama ödülünü almaya bile gecikmişti, lisede hep gecikmişti derslere falan. Her sabah uyandığında "bu gece erken yatıcam" der ama gece saat üçten önce yatmaz ve uyanamazdı sabah. Gerçi yirmidört saat uyumak da yetmezdi ona hiç...
Hiç ders çalışmadan liseyi bitirdi ama politika, ingilizce, arkadaşlık, sözcük kullanımı hakkında çoğu şeyi o zamanlar öğrendi. Das Kapital'i okudu, Pacesetter'ı okumadı (Amerikan İngilizcesi'ni kullanmazdı, kullanmayı sevmezdi), okul gazetesinde politik ve geyik karikatürler çizdi, bi tarafına batan kavramları yazdı. Çok şey edindi kendince ama tek kaybını en yakın arkadaşının başka bi şehre taşınmasıyla yaşadı...
İlköğretimden hep nefret etti, küfretmeyi de o zamanlar öğrendi. Bit kontrolleri, boş derslerde eve gönderilmemeler, sürekli kırılan kalem uçları, hiç hasta olmayışı veya ne zaman istediği gibi bi saç modeli olsa berbere gönderilmesi gibi şeyler yüzünden sadece gün saydı. Hep başka bi okula kaydını aldırmayı düşündü, sanki sıkıntıları geçicekmiş gibi, ama hep vazgeçti. Zirâ en yakın arkadaşı tek dayanağıydı bunlara karşı ve yanından ayrılmak istemiyordu, Mehmet'e, bi çeşit, ablalık ediyodu...
...
Yalanlarla geçti hayatı söylediği veya duyduğu ama hep pişman oldu. Sürekli kendine dert edicek bi şeyler aradı, deşti durdu; bulunca da kaçırmazdı hiç. Hep "burama kadar geldi de geçti" derdi ve damarlarından boşaltırdı dertlerin ama asla ölemezdi tamamen. Son onbeş günü kalmıştı ve artık emindi ölüme yakın olduğuna...
...Zirâ cehennemi hissediyordu; sandığından daha da soğuk ve siyahmış, üşüyordu...
